#tüm memre entry'leri

şu videoda görülen olay. adamın dibidir bu adam. izlerken gözlerim doldu resmen. kocaeli belediyesine ise ayrı bir tebrik gerekiyor bu tür eğitim verdikleri için.
yer aydın yıl 2010 falan. ev arkadaşlarım arasında en küçük benim. ben 21'im onlar 30 ve 29. eh haliyle sigaradır koladır almak istenildiği zaman beni yolluyorlar bende arada kendime bir şeyler alıyorum. yine bi gece beni sigara almaya yolladı niyazi. taktım kulaklıgı geçirdim kapsonu gidiyorum. garajın ordaki büfede yokmuş sigara. geze geze tee gar'ın ordaki marketere kadar gittim fakat kulaklıkta metallica - for whom the bells tool calıyor. büfeye yaklastım kulaklıgı cıkarttım ; -abi bi tane metallica light verir misin? -nöey? -metallica light ya. -metallica.. hmmm... adam böyle 2-3 dakka arar. kacak reyonuna da bakar . -gardaş böyle bi sigara yok. niyazi abi aranır. abi metallica light diye sigara yok ya. -puhahaha ne metallicası amk yok rammstein a.k marlboro o marlboro. -haa. ben utanarak adamdan almadan cıkıp başka büfeye marlboro almaya giderim alır dönerim eve döndüğümde bizimkiler hala gülüyordu.
90'larda dogan her cocugun istisnasız sarkılarıyla büyüdüğü yüce insan. bakın yüce insan diyorum, kendisine "sanatçı" demek cok basit kalır. o bana göre dünyaya gelmiş en yüce insanlardan biridir. küçüklüğüm onun sarkılarıyla büyüyerek geçti ve bende büyük bi travma yasattı. adamın thriller albümüne bakıyorum arap bacı gibi daha sonra diğer haline bakıyorum benden beyaz. okulda arkadaşlarım " olm maykıl zenci olmaktan nefret ediyo ondan beyaz oldu" diyorlardı tabi ben inanmadım ve araştırdım. yenimahalledeki ivedik metrosunun orlarda bi kütüphane vardı. gittim oraya buna neden olabilecek şeyleri araştırdım okudum sonra herkesi bilgilendirdim. onun böyle olmasının sebebi siyahi insanlarda nadir görülen bi deri hastalıgı oldugunu öğrendim. şarkılarıyla dans etsem de anlamlarını bilmiyordum, bi süre sonra ingilizceyi sökünce sadece ritmin değil kaleminin de güzel oldugunu anladım bu adamın. gelgelelim peşini rahat bırakmadı amerikalılar. yapmadıgı şeyler için onu sucladılar. bu adam suan ölü durumdaysa bunun nedeni amerika ve amerikan medyasıdır. belki de dünyaya gelmiş ilk ve tek süper starı öldürdüler. yıllar geçti ve artıl elimin altında anında onun kliplerini izlememe neden olan internet vardı. ona dair her şeyi izledim. bi tane belgesel vardı neverland ile ilgili. soruyorlardı ona, neden böyle bi evde yaşıyorsun? cocuklarla vakit geçiyorsun? diye. o da ; - cocuklar benim ilham kaynagım, onlar güldüğü zaman dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum ve onların hep gülmesini istiyorum. (bu esnada maykılın yanındaki cocuga maykıl kac yasında? der) maykıl ise - suan 32 yaşında olabilirim ama bence 4 yasında bi cocugum. der. yanındakilerle su savaşına gider sonra, onu havuza atarlar, oyun oynarlar, maykıl onlara şarkı söyle ve biter belgesel. gerçek su ki, maykıl babası tarafından hiçbir zaman sevgi görmemiş ve ticari amac için kullanılmıstır. eh cocuklugunu yaşayamayan bi adamın cocuklarla vakit geçirmek istemesi kadar normal bir şey yok mu? insanların içi fesat olunca adama cocuk tacizcisi yaftasını yapıstırdılar. temizlemek için milyonlarca dolar harcadı ama yetmedi. inzivaya cekildi. 2001 yılındaki albümünden sonra fazla ortalarda görmünmedi. sonra bi albüm daha cıkarttı o albümden sonra ölümünden önce this is it turnesine sıkı hazırlanıyordu. dediğine göre anka kusu gibi küllerinden dogacak ve dünyaya damgasını vuracaktı. tarih 25 haziran 2009. ilk asık oldugum kadından ayrıldım. hayatımın en boktan günü. bi gram göz yaşı dökmedim. eve geldim televizyonu bi actım "popun kralı öldü" yazıyor. içime bi yumruk oturdu, ne oldugunu anlamadım. nasıl ölebilirdi ki? daha dün izlemiştim provasını.öldürüldü. ölmedi. doktoru tarafından cinayete kurban gitti. tabi bende öldüğüne inanmayanlardanım. bence ölmedi ve suan dünyanın izbe bi köşesinde magazincilerden uzak bi hayat sürüyor.
türkiye gibi bi ülkede 10 seneye yakın oynayarak gözümde yer etmiş dizidir. bu dizi başladıgında ankarada yaşıyorduk. ankaradan taşındık kuşadasına geldik hala izlemeye devam ettik. karakterler bu dizide büyüdü resmen. murat ve burak demir bu dizide karakter olarak da kardeşdir. neva karakterine ilk başlarda aşıktım. sesi güzelliği vücudu fakat o neva gitti bambaşka bi neva geldi sonra. trt1'de iken bu dizi cok ince mesajlar veriyordu. her bölümün sonunda anlıyordunuz anlatılmak istenilen şeyi. ne zaman trt1'den gitti o zaman reyting dizisi oldu. artık kabak tadı verdi. tabi unutulmaz haluk karakteri vardı. ziya gibi atmalarıyla meshurdu bu karakter. şadan gibi orta yaş bunalımına girip azan bi karakter vardı. benim favorim tabiki de peyami idi. o ne bilge o ne karizmatik bi karakterdir. karısına olan bağlılıgı ve aşkı, cocuklarına karsı sevgisi. hep öyle bi babam olmasını dilemişimdir. genel olarak ankarada geçen cok az dizi oldugu için bu dizi benim hep aklımda kalmıstır.
senelerden 2009. izmir'de bi kızla bulusacağım, tumblr'dan tanıstık, bende kuşadasından kalkıp gittim. kız direk hilton oteline götürdü beni. tabi ben lan hişşt aloo diyemeden. oturduk masaya. bizimki söyledi bir şeyler, bende menüye bi göz gezdirip battı balık yan gider hesabı söyledim bir şeyler. yedik içtik eğlendik derken iş hesabı ödemeye geldi. şimdi angara bebesi olarak gözü açık bir birey olarak direk banka kartımı cıkarttım. biliyorum ki içinde para yok. bakiye yetersiz dicek. kız da dur ben ödeyim diyecek. hesap bu. amına kodugumun kartına 6 ay sonra para yatmış nereden yattıysa direk onay verdi. ben sevineyim mi üzüleyim mi bilemeden aldım fişi direk cebime ettım. kaç sene geçmesine rağmen hala durur o fiş bende. o zamanın parasıyla 263 lira ödemişim lan. 263 lira. kızın evine gittik sonu mutlu bitti de o kadar koymadı o 263 lira.
bazen insanın içini ürperten bazen de içten sıçırtan diyaloglardır.

-içime bosalmadın di mi?
-...........
bende çok pis derin yaraları olan maçtır. daha o zamanlar 11 yaşındayım, ntv de futbol mondial diye bi program var, bu maçı verdi, izledim. ertesi gün arkadaşalarıma anlattım dedim böyle böyle. inanmadılar bana. olm adam brezilyaylı hem barçada hem brezilyada nasıl oynasın? gibisinden. adamlara anlattım resmen beni salak yerine koydular. tabi o zamanlar net denen nimet yok elimizin altında. üstün uğraşlarım sonucunda maçın tamamını bulup arkadaşlarıma izletip kaç senelik kinimi sona erdirdim. buyrun linki
günümüz futbolunda oynasa ve 25'li yaşlarında olsa ortalıgın amına koyacak futbolcu idi. onun zamanında şuan sadece 2 oyuncu yoktu, en basidinden; luis figo roberto carlos hernan crespo christian vieri garbiel batistuta zinedine zidane pavel nedved rivaldo david beckham bunlar hatırladıklarım ve o zamanlar ronaldo ile aynı liglerde aynı zamanlarda oynayan futbolcular. ve bu adam, onca yetenekli futbolcu arasından sıyrıldı tek başına yıldız oldu. peki neydi bu çelimsiz brezilyalıyı özel kılan? en önemlisi ben ronaldonun pek hırçın oynadıgını, kavgaya karıştırığını görmedim. pek kırmızı kartta görmezdi, adam işini yapar gol atardı. öyle de güzel goller atardı ki cogu futbol programına jenerik olurdu. inter'e transfer olmuştu bu adam. bi süre güzel futbol oynamıs fakat sakatlanmıstı, baya uzun oldu bu sakatlık. dönüşündeki macı ntv veriyordu, murat kosova anlatıyordu hiç unutmam. ronaldo oyuna girdi, hani bir kuşu kafesinden cıkarttıgınzda, aniden böyle fırlar delice uçar ya. aynen öyleydi ronaldo ama gözlerinde bi, hüzün vardı. sanki tam hazır değildi maça. ronaldo topu önüne aldı, o tipik bacak hareketlerini yaptı, önce sağ ayağını sonra sol ayağını sonra sağ ayağını attı ve yere düştü. ben macı izlerken donakaldıgımı hatırlıyorum. ronaldo cıglık atarak ağlıyordu. lazio'lu futbolcular bile hemen durumu anladı onlar koştu ilk yardımına, takım arkadaşları cıldırmıs gibiydi, hepsi başlarını 2 ellerinin arasına almıştı. derken sağlık ekibi aldı, ronaldoyu saha dışına çıkartırken, ronaldonun çığlıkları ile inliyordu koridor. yıllar geçse de o çığlıkları benim aklımdan gitmez ronaldo futbolu bırakcak mı? haberleri dönüyordu artık tv'lerde. derken 2002 dünya kupası elemelerinde döndü sahaya. golleriyle takımını dünya kupasına taşıdı ve rakibimiz oldu. bize attığı gollerde ona kızamadık bile. 2002 dünya kupasını brezilya kazandı ve o en cok gol atan oyuncu oldu. real madrid'e transfer oldu, ezeli rakiplerine gittiği için barça'lılar kızmadı bile ona, luis figo'ya nazaran. real madrid'de resmen yeniden dogdu, los galacticos'un en önemli parçası oldu bu adam. sonra takımdan ayrıldı bir milan macerası yaşadı ve orada tekrar aynı sakatlık nüksetti. bu sefer daha yaşlıydı, herkes ona bitti gözüyle bakıyordu ama o yılmadı ve tekrar sahalara döndü, doğdugu topraklara gitti, adeta ders olacak goller attı onca yaşına onca kilosuna rağmen. ve futbolu bıraktı. o futbolu bıraktı ve yeni yetme bir portekizliye kaldı ronaldo adı. there is only one ronaldoterimini bizlere kazandırdı. 2002 yazında bir sürü cocugun idolü oldu saclarıyla, o gol attıktan sonraki sevinciyle. o sadece futbolcu değil, :o el fenomeno, o :number 9'ın gerçek sahibi.
şu hayatımda etkilendiğim 3 askerden birisidir, kendisi bir askerden fazladır, hem asker, hem iyi bi politikacı hem de çok iyi bir filozoftur. her prusyalı gibi (bkz: erwin rommel) o da hitler'den nefret etmekteydi fakat o zamanın şartları, onun hızla yükselmesi ve prusyalıların çok sevdiği -savaşı- onlara vermesi yüzünden kayıtsız ona uyuyorlardır. 15 kasım 1907'de yılında dogmustur. küçük yaşta mimarlıga ilgi duymaya başlamış daha sonra bu ilgisi orduya kaymıştır. kurmay subay olarak 10. panzer tümeninde görev yapmıştır. afrikorps'un tunusta konuslandıgı bir yerde kraliyet hava kuvvetlerine bağlı bir uçağının konvoya saldırısına uğrayarak ağır yaralanmış ve sonuçta sol göz, sağ elinin bütün parmağı ve sol elinin dördüncü ve beşinci parmakları kaybetmiştir. kendisi savaşın asıl amacının sovyet rusya'yı yıkmak olduguna inanıyordu ve yahudilere yapılan zulümden haliyle rahatsızdı. şöyle küçük bir anı vardır kendisi hakkında; hitler insanlar tarafından bakışları ile insanları susturabilen bir insan olarak anılıyordu yani hitler bir insana baktım mı bakışları ile insanları korkutabiliyordu. fakat iş stauffenberg'e gelince o gözleri onun karsısında bi işe yaramamıştır. onun kararlı ve asil duruşu karşısında hitler gözlerini kaçırmış ve derhal oradan uzaklaşmıştır. claus afrika'dan döndükten sonra onu makamına kabul etmiş kendisine ; "keşke bütün subaylarım sizin verdiklerinizi almanyaya verseydi şuan bu durumda olmazdık" demiştir. hitlere ilk geldiği andan itibaren büyük nefret duyan claus bunu 20 temmuz darbesi bir diğer adı ile " operation valkyrie" gerçekleştirmiştir. sonuç olarak bomba patlamış fakat hitler ölmemişti. hitlerin öldüğünü varsayıp yönetimi ele alan claus daha sonra işler sarpa sarınca teslim olmuştur. kurşuna dizilmeden önceki son sözleri "yaşasın kutsal almanya'mız!" yani "es lebe unser heiliges deutschland!" olmuştur. o öldükten kısa bir süre sonra ruslar ve amerikalılar berlin'e girmiş, o kutsal almanyayı dağıtmıştır.