portekiz deniz imparatorluğunun 1565-1566 yıllarında asya’daki önemli merkezlerinden biri olan hürmüz’den ayrılıp kara yolu ile iran, anadolu ve suriye üzerinden doğu akdeniz’e, oradan da portekiz’e giden afonso, kraliyetin hizmetinde bulunmuş, genel valinin emri altında çalışmış bir hekim/cerrahtır. ancak merakından dolayı iran’da hürmüz kaşan-kum-tebriz güzergâhında, anadolu’da van-tatvan-diyarbakır-urfa-birecik yolunda, suriye’de halep-hama-trablusşam doğrultusunda ve akdeniz’de kıbrıs-girit-venedik yönünde seyahate koyulmuş, bıraktığı gezi notlarıyla karşımıza adeta bir coğrafya uzmanı gibi çıkmıştır. yolculuğu sırasında önce venedikli daha sonra da ermeni papaz kılığına girmiştir. halkın gündelik yaşamını, iktisadi yanlarını ve tarihi değeri bulunan birçok yapıyı oldukça ayrıntılı bir şekilde aktarmıştır.
mostar köprüsü, sadece şehrin iki yakasını değil bosna'yı da türkiye'ye bağlıyor. mimar sinan'ın öğrencisi mimar hayreddin tarafından yapılan köprü hırvatlar tarafından bombalanıp yıkılıyor ve sonra yine bizden birilerinin 'bir türk firmasının' yardımıyla yapılıyor. köprü şehir için o kadar önemli bir simge ki eski köprüden yıkılan parçalar neretva nehrinden dalgıçlar tarafından toplanıp yeni köprünün inşasında kullanılıyor. köprüyle ilgili okuduğum bir yazıda bir gezgin bu köprü için "taşlaşmış hilal" demiş, gerçekten de öyle.
şimdi siz yardırmadan önce ben hemen söyleyeyim, damacana taşıyan adamın da ekmeği ekmek sette sabahlayan adamın da. velhasılı kelam burada damacana taşımayı falan kötülemiyorum, belki aranızda vurgulamak istediğim mevzuyu anlayan vardır.
,
yıllarca okul okuduk hede hödö dramına parmak atmayacağım kesinlikle ama hayallerimize giden yolda neyi eksik yapıyoruz a dostlar? burada yeri geliyor telefonlara bakıp "tamamdır ablacım, gönderiyorum hemen" diyip, peşine servise çıkıp "zam geldi abla, yapacak bi' şeyimiz yok" demekle geçiyor günlerim ve ben kendime acımadan edemiyorum. edemiyorum çünkü öyle ya da böyle kazandığım bazı meziyetler olduğunu ve bu meziyetleri kendi ellerimle paslanmaya ittiğime inanıyorum. inanın burada çalışırken bir yandan "mesleğim" olarak adlandırdığım alan üzerine bir ton şey için çaba veriyorum. bunlar editing, grafik vesaire dahil fakat yetmiyor.

hayır mesele doyumsuzluk değil, mesele göz açlığı da değil, peki mesele ne? tek sıkıntım her gün set tozu yutmak isterken şu postu yazarken bile yanı başımda zırıl zırıl çalan telefonlara cevap vermek zorunda olmam - ki bu cevaplar yarın ki çekimin planlarıyla ilgili değil, ablamız aldığı suyun tadını musluk suyuna benzetmiş, o kadar parayı niye veriyormuş? isteseymiş musluktan doldururmuş, müşteri hep haklıymış-.

öyle veya böyle hala bir şeyler için çabalıyor ve her ne kadar istemeden de yapsam yaptığım işe bir şeyler katmaya çabalıyorum. damacana su satmak için ne kadar bir çaban ve katkın olabilir demeyin, oluyor bir şeyler. şuraya iki cümle yazıp sizlerle derdimi paylaşayım derken kendimi tutamayıp azıcık, birazcık uzun bir yazı yazmışım. eminim bu tür dertlerden müzdarip olan bir milyon arkadaşım daha vardır hiç tanımadığım ama umutsuzluğumuzun bir kenarında tanıştığım. merak etmeyin bu yazıda yazdıklarım kadar melankolik bir insan değilim ve umuyorum ki bir sonra ki "iş" temalı yazım daha umutlu, mutlu ve gururlu olacaktır.

buralara kadar tahammül edip de okuduysanız kuş koysunlar yolunuza, mutlu kalın.

edit: yazım hatası. nicesi vardır elbet, kusuruma bakmayın.
Çanakkale Bolayır'da kurulacak köydür.
Sahi Çanakkale Bolayır'da ki köyümüze ne oldu ?
aşık veysel'in anlamlı ve bir o kadar hüzünlü türküsü. insan dinlerken, bu nasıl bir tevazu örneği diyor. sözleri için ;


dost dost diye nicesine sarıldım
benim sadık yarim kara topraktır
beyhude dolandım boşa yoruldum
benim sadık yarim kara topraktır
nice güzellere bağlandım kaldım
ne bir vefa gördüm ne de faydalandım
her türlü istediğim topraktan aldım
benim sadık yarim kara topraktır
koyun verdi kuzu verdi süt verdi
yemek verdi ekmek verdi süt verdi
kazma ile döğmeyince kıt verdi
benim sadık yarim kara topraktır
adem’den bu deme neslim getirdi
bana türlü türlü meyva yetirdi
her günü beni tepesinde getirdi
benim sadık yarim kara topraktır
kanın yardım kazmayınan belinen
yüzün yırttım tırnağınan elinen
yine beni karşıladı gülünen
benim sadık yarim kara topraktır
işkence yaptıkca bana gülerdi
bunda yalan yoktur hekes de gördü
bir çekirdek verdim dört bostan verdi
benim sadık yarim kara topraktır.
havaya bakarsam hava alırım
toprağa bakarsam dua alırım
topraktan ayrılırsam nerde kalırım
benim sadık yarim kara topraktır.
dileğin ver ise allah’tan
almak için uzak gitme topraktan
cömertlik toprağa verilmiş hak’tan
benim sadık yarim kara topraktır.
hakikat ararsan açık bir nokta
allah kula yakın kul da allah’a
hak’ın hazinesi gizli toprakta
benim sadık yarim kara topraktır.
bütün kusurlarım toprak gizliyor
merhem çalıp yaralarım düzlüyor
kolun açmış yollarımı gözlüyor
banim sadık yarim kara topraktır.
her kim ki olursa bu sırra mazhar
dünyaya bırakır ölmez bir eser
gün gelir veysel’i bağrına basar
benim sadık yarim kara topraktır.
akyazı - mudurnu arasında yolu sadece bir arabanın gidebileceği genişlikte olan dik ve taşlık patika yolu 45dk gittikten sonra ulaşılan mutlu son. az sayıda insanın kamp yaptığı kurbağa sesleri içinde huzurun nirvanasını yaşatıyor insana.
wc var ama kullanılmıyor. temel ihtiyaçların gitmeden önce şehirden alınması gerekiyor. telefonlar çekmiyor(en güzel yanı) elektrik yok.
söylenenlere ayı falan gelebiliyormuş. biz aç kalmış köpeklerden başka kimseyle karşılaşmadık.
gelibolu merkeze girmeden shell'in yanında ki benzinlikten köy yoluna girince ortalama 1 saatte gidilen, soraz denizine bağlanan mükemmel koy. dalgıçların uğrak yeri.
2013 senesinde gittiğimde ücretsiz, oldukça kalabalık karavanların ve konteyner evlerin olduğu şirin bir yerken 2017 senesinde gidince hüsrana uğratan yer. devlet tarafından arazi özel bir firmaya kiralanmış çadır için kişi başı gecelik 30TL ücret istiyorlar. tek verdikleri temiz duş ve wc .